18 Ocak 2026 Pazar

Her şey Metadır. Kurbanın acısı da..

 


Geçen yıl bir roman okudum. Romandan anlar aklıma geldikçe içimi saran derin üzüntüden kurtulamıyorum. Ve dehşet hissi. Sanki insanların geleceğini gösteren bir kehanet kitabı. Çünkü anlattıkları pekâlâ da olabilecek şeylerdi. Geleceğimizdi…

[İpucu içerir ama kitabın sonunu yazamayacağım.]

2050 İngiltere’sindeyiz. İngiltere’de büyük bir ekonomik kriz meydana gelmiş ve bu ekonomik, sosyopolitik krizin ardından yeni bir sistem getirmişler. Kaosun cılkını çıkardığı mağdur insanlar bu yeni sistemi bir kurtuluş olarak görmüş, yeni sistemin sorunsuzca kabulü için gerekli olan rıza böylelikle inşa edilmiş. Peki bu sistemi getirenler kim? Basit düşünün. Evet, yanılmadınız; bunlar varlıklı sınıf. Büyük burjuvazi. Çok zenginler. En gelişmiş teknolojilere sahipler…

Peki, az sonra açıklayacağım bu yeni sistemi neden inşa etmiş olabilirler? Çıkarları ne?

Bunu yapmak zorunda kaldılar. Çünkü kapitalizm kriz üretir. Krizle başa çıkamayınca da varlıklarını, servetlerini korumanın yeni yollarını aradılar. Getirdikleri sistem tamamen tüketim üzerine kurulu; yani tüketiyorsan varsın. Üç sınıf var: Yüksek gelirliler, orta gelirliler ve düşük gelirliler. Bir de bunların dışında hiçbir şeyi olmayan, tamamen sistemin dışına atılan, "mıntıka" denilen yere gönderilenler var. Onlar çöp.  

Diyelim orta bütçeli birisin ve buna uygun bir maaşın var. Maaşını harcamak zorundasın; sistem seni sürekli bir şeyler almak zorunda bırakıyor. Mecbursun çünkü statünü ancak harcamalarınla gösteriyorsun ve koruyorsun. Harcaman gereken limit düşerse hemen uyarı geliyor ve ceza puanı alıyorsun. Ceza puanı 20’yi bulursa o statünü kaybediyor, bir aşağıya düşüyorsun. Görevliler gelip seni evinden çıkarıyor, sana tahsis edilen daha düşük bütçeli bir yere taşınıyorsun.

Bu sistem kurulurken emeklilerin, ev sahiplerinin evine el koymuşlar. Klasik anlamda ev sahibi olan kimse yok artık. Bir tek varlıklıların evleri var. Müsadere edilen evler yıkılmış; üç bütçeye de uygun semtler, evler yaratılmış. Yüksek bütçeliler; havuzlu, bahçeli villalarda kalıyor. Orta bütçeliler geniş, lüks apartman dairelerinde; düşük bütçeliler ise bir odalı, çok katlı, çok daireli kalabalık sitelerde oturuyor. Buraya sizi devlet yerleştiriyor.

Bu üç sınıfı birbirlerine düşman etmişler. Varlıklılar, halkın önünde yaşamıyor, onlar yok gibi. Görünen zenginler yüksek bütçeliler ve alt sınıflar onlara özeniyor. Bir problem olduğu zaman ilk olarak onları suçluyorlar. Varlıklılar akıllarına bile gelmiyor. Kulaklarınızın arkasında izleme cihazı var ve sizin her an nerede olduğunuzu bulabiliyorlar. Bileğinizde de kimlik telefonunuz var, her şeyi onunla yapıyorsunuz. Ülkede "Küre" denilen tek bir medya var. Küre çok güçlü bir propaganda aracı. Manipülasyonlar sayesinde halkın sisteme olan inancını sürdürmesini sağlıyorlar.

Romanın adı Kurtlar Ülkesi. Yazarı Tünde Farrand. Olayın geçtiği yer Londra. Şehrin etrafı çitlerle, surlarla çevrili. İçinde net bir şekilde birbirinden ayrılan dört bölge var. Şehri çevreleyen ormanlarda kurtlar yaşıyor ve orası tehlikeli bir bölge. Orada gerçekten de kurtların yaşadığı ve tehlikeli olduğu söyleniyor. Sonra anlıyoruz ki kurtlar aslında varlıklılar ve orman da onların av sahası.

Şimdi geliyorum beni en çok etkileyen duruma. Yaşlandın, sakatlandın, hastalandın, işini kaybettin; yani artık hiç gelirin yok, harcama yapamıyorsun. O zaman ne oluyor? Sana iki seçenek sunuyorlar: Ya Gurur Evlerine gideceksindir ya da Mıntıka’ya... Mıntıka denilen yerde devletin hiçbir koruması yok. Oraya bırakılan yiyeceklerle besleniyorlar. O bölgeye turistik tur seferleri bile yapılıyor ve bu sefil durum halka gösteriliyor. Burada çeteler de var. Her an başınıza bir şey gelebilir. Direnenler de var tabii, yardımlaşarak yaşıyorlar.

Gurur Evleri, ötenazi evleri... Parası olanlar durumlarına uygun evleri seçip buraya yatıyorlar, sözleşme imzalıyorlar. 9 ay gibi bir süre burada lüks içinde yaşadıktan sonra S kanadı denilen bölümde hayatlarına son veriliyor. Ölüme giderken bir teşekkür videosu yayınlamak zorundalar. İçeri girdin mi geri dönüş yok, vazgeçmek mümkün değil. Mezar yeri yok, sadece gurur evinin salonlarında bir tabelada isminiz yazıyor. Ölenlerin organları varlıklılar için kullanılıyor. Ama roman bunun üzerinde durmuyor.

Ve bu gurur evlerine gitmeye razı olan insanlar şu iki propagandanın etkisi altında: "Senden sonra gelen insanları, çocuklarını ve torunlarını düşünüyorsan onlara yer açarsın. Sen artık işe yaramıyorsun çünkü." Diğer propaganda da şu: "Eskiden huzur evlerinde rezil şekilde yaşadınız ve öldünüz. Onu mu tercih edersiniz yoksa onurlu bir ölümü mü?"

Romanın konusundan da kısaca bahsedeyim: Romanın ana karakteri Alice; kocasının kaybolmasının ve bankadaki birikimlerinin tükenmesinin ardından hızla alt bölgelere düşer, öğretmenlik işini de kaybeder. Daha sonra kocasının glokom olduğu için bankadaki paraları çekerek bir gurur evine yattığını öğrenir; orada son gününü beklemektedir. Böyle yaparak güzel Alice’in yeni bir eşle evlenmesine olanak sağlamak istemiştir. Alice kocasını gerçekten sevmektedir; diplere düşmeye başladıkça gerekçeleri de görmeye başlamıştır. Kocasını kurtarmak için 20 yıldır görüşmediği, bir varlıklı ile evli olan kardeşi Sofya’ya gidip yardım ister. Sofya’nın malikânesinde geçirdiği birkaç gün içinde öğrendikleri ona hayatının şoklarını yaşatacaktır. En önemlisi de gurur evleri hakkında öğrendikleridir. Alice’in anne ve babası da bir süre önce bir gurur evinde ölmüşlerdir.

 

Bu kısmı kitaptan alıntılayarak aktarıyorum: (Sofya, Alice’e anlatıyor)

“Zehirden önce yatıştırıcı filan verilmediğini, yani kandırıldıklarını, ölümü aldatamayacaklarını anladıkları an gururlarından eser kalmıyordu. En sevdiklerim de yüksek bütçelilerdi; bütün o üstün özelliklerinin gözlerimin önünde çöküşünü seyretmeye bayılıyordum. Hastane elbiselerinin içinde, dağınık saçları ve şiş gözleriyle tanınmaz haldeydiler. Zehrin acısını alsın diye verdikleri bir parça çikolatayı dehşet içindeki suratlarının her yerine bulaştırıyorlardı. Kurumuş bok gibi görünüyorlardı. İtiraf edeyim, o şık suratların dönüşümünü tekrar tekrar seyredebilmem için yirmi bir yaşıma girmeyi bekleyemedim.”

“Yalan söylüyorsun! İlaçla yatıştırılıyorlar, böylece acı çekmeden bilinçsizliğe doğru dalıp gidiyorlar!”

“Bizim için ne zevki kalırdı ki o zaman?” diye homurdanıyor.

“Seni küçük budala kız, hâlâ reklamlarda söylenen her şeye inanıyorsun.”

***

“Evet, prenses. Tam düşündüğün şey. Sen göremedin ama ben onları gördüm. Sen ana binanın önündeki bankta oturmuş ağlarken –bankın hemen yukarısında da kamera var– annemle babam bilinçsizliğe doğru dalıp gittiler ama inandırıldıkları gibi huzur dolu bir şekilde değil. Diğer herkes gibi bir gün daha izin vermesi için hemşireye yalvardılar, biricik kızlarını görebilmek için –bu biricik kelimesi için onları asla affetmedim. Hatta sırf o biricik kelimesinin intikamını almak için kaydı tekrar tekrar izlemekten keyif aldım. Bir kopyasını bile istedim. Görmek ister misin?”

“Hayır!”

“Görmelisin. Birbirlerinin ellerini nasıl tuttuklarını, annemin kocasının omzunda nasıl ağladığını, hemşirenin acele etmeleri için onları nasıl dürttüğünü görmen lazım. Birinci sınıf bir eğlence! Dünyadaki son dakikalarının paniğini hafifletecek hiçbir yatıştırıcı ilaç olmadığını anladıklarındaki o şaşkın ifadeleri… Babamın hemşireyle pazarlık edişi, hiçbir çıkış yolu kalmayınca da çift kişilik yatak istemesi ama vermediklerini görünce tek kişilik yataklarını birbirine ittirip birleştirmeleri… Hemşire zehri uyguladığı anda ise –reklamdakilerin aksine– ne bir veda sarılışı ne ellerini tutan bir insan ne de teskin edici sözler vardı. Hemşire odadan çıkıp gitti, bir daha da dönmedi. İlk önce babam öldü, annemse hâlâ canlı ve ayıktı. Babamın cansız bedeninin üstüne eğilip onu sarstı durdu. Panikleyip bağırdı çağırdı ama gelen yoktu. Sonra da kendini kötü hissetmeye başladı ve yatağın kenarında kıvranarak öldü.”

***

Gurur Evi, ölümün "onur" ve "huzur" maskesiyle endüstriyelleştirilmesidir. Sistem, bireyin artık harcama yapamadığı noktada "işe yaramaz" hale gelmesini kabul etmez. Ölümü bir kaynak yönetimine dönüştürerek, bedeni organ hasadı ve tıbbi veri için bir "hammadde" olarak kullanır.

Burada felsefi olarak araçsal akıl, insan onurunu tamamen yok ederek onu bir yedek parçaya indirger. Ölüm anının elitlere izletilmesi, tüketimin ulaştığı en sapkın noktadır. Bir insanın can çekişmesinin "eğlence" haline getirilmesi diğer bir deyişle ölüm pornografisi; duygusal yabancılaşmanın zirvesidir.

İzleyici (Varlıklı), kurbanın acısını bir meta olarak satın alır. Bu durum, başkasının yok oluşunun bile bir başkası için "hizmet" veya "keyif" haline geldiği, ahlakın tamamen buharlaştığı bir nihilizmi temsil eder.

Bu düzende insan; yaşamı boyunca tüketen, ölürken ise fiziksel ve görsel olarak tüketilen bir nesnedir. Kişi, öldükten sonra bile sistemin dışına çıkamaz; aksine, en son varlığıyla da sisteme hizmet etmeye zorlanır.

 

Dilara Kahyaoğlu

Ocak 2026

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder