Sinema,
film üstüne saptanmış görüntülerin ya da çizilmiş desenlerin ışıklı bir perdeye
art arda düşürülerek hareketli görüntüler elde edilmesi temeline dayanan sanat
dalı.
TARİH: İlk yıllar
(1830-1910).
Sinemanın
temelinde yatan yanılsama, beynin gözün ağ tabakası üzerine düşen görüntüyü
kaybolmasından sonra da kısa bir süre algılamayı sürdürmesi ve ardışık ağtabaka
görüntülerini, hareket eder biçimde algılaması olgularına dayanır. Bu yüzden
insan gözü, bir perde üzerinde belirli bir hızla (genellikle sessiz sinemada
saniyede 16, sesli sinemada saniyede 24 kare) art arda yansıtılan film
karelerindeki görüntüleri kesintisiz bir hareket içinde görür.
Gözün
sinemaya temel oluşturan bu özelliği fotoğrafın bulunmasından çok önce
biliniyordu. Örneğin her sayfasına bir resim çizilmiş kitapların hızla
çevrilmesiyle hareket izlenimi yaratılabiliyordu. 1832'de yapılan phenakistoscope
ve 1834'te gerçekleştirilen zoetrope gibi optik aletlerle aynı temele dayanarak
hareketli görüntüler oluşturulmuştu.
![]() |
| Aşağı soldaki diskin hareketlendirilmesi ile oluşan görünümhttps://en.wikipedia.org/wiki/Phenakistoscope |
![]() |
| Eadweard Muybridge tarafından yapılmış bir fenakistiskop diski (1893) |
1839'da fotoğrafın bulunmasından sonra,
hareketi eşit ve çok kısa aralarla sabit fotoğraflar olarak saptayan yöntemler
de geliştirildi. İngiliz kökenli fotoğrafçı Eadweard Muybridge(*), yan yana
dizdiği fotoğraf makineleriyle koşan bir atın görüntülerini saptadı ve dönen
bir disk içine yerleştirdiği bu fotoğraflarla hareketli bir görüntü yaratmayı
başardı (1877). Fransız fizyolog Etienne-Jules Marey(*) 1882'de kuşların uçuşunu
incelemek amacıyla, saniyede 12 fotoğraf çeken ve kamera takılmış bir makineli
tüfeğe benzeyen bir aygıt geliştirdi. 1887'de ABD'li Hannibal Goodwin'in
fotoğraf çekiminde selüloit film kullanması, bir yıl sonra da George Eastman'ın
bu uygulamayı geliştirerek makaraya sanlı selüloit film şeridinin
seri üretimini başlatması, sinema filminin gerçekleştirilmesi için bütün ön
koşullan hazırlamış oldu.
![]() |
| http://25fps.cz/2014/kinematograf/ |
Thomas Alva
Edison (*) ile yardımcısı William Kennedy Laurie Dickson'ın yaptıkları kinetograf,
kameranın(*) ilk biçimi olarak ortaya çıktı. Bu aygıtla, kenarlarına düzenli delikler
açılmış 15 m'lik filmler üzerine saniyede 40 görüntü saptanabiliyordu. Edison, kinetoskop (*) adını verdiği bir gösterim aygıtı aracılığıyla da bu görüntüleri
hareketli bir biçimde yansıtmayı başardı. Ama bu aygıt, gözlerini iki küçük
deliğe dayayan tek bir izleyici tarafından kullanılabiliyordu. Kinetoskopların ticari olarak satışa sunulmasıyla birlikte Edison, kitlesel film çekimi
yapılabilen ve güneşin durumuna göre tekerlekler üzerinde döndürülen ilk film
stüdyosu Black Maria'yı inşa etti.
Kinetoskopu
Paris 'te bir sergide gören Auguste ve Louis Lumiere (*), sinematograf(*) adı
verilen aygıtı geliştirdiler. Elle çalıştırılabilen bu aygıt film çekimi ve
gösterimi yapabiliyor ve 10 kg dolayındaki ağırlığı sayesinde de, istenen yere
taşınabiliyordu. Lumiere Kardeşler ilk gösterilerini 28 Aralık 1895'te
Paris'te, Capucines Bulvarı'ndaki Grand Cafe'de gerçekleştirdiler ve bu gösteri
sinemanın başlangıcı olarak kabul edildi.
Trenin Gara Girişi...
Edison'ın
filmleri genellikle stüdyoda çekilmiş sirk ve vodvil gösterileriyken, Lumiere
Kardeşler'in filmleri dünyanın çeşitli yörelerine gönderilmiş kameramanların
saptadıkları belgeseller ya da haber filmleriydi. Sinemanın kendine özgü
anlatım olanaklarından yararlanma ve sinema aracılığıyla bir öykü anlatma
dönemi, temel olarak Fransız yönetmen Georges Melies'le (*) başladı. Melies,
fantastik sinema ve bilim kurgu sinemasının da öncüsü sayılan filmlerinde
sinemanın yanılsama yaratma gücünü zekice kullanarak film "hile"leri
uyguladı. Ama Melies'in filmlerinde kamera sabit bir noktada duruyor ve öyküyü,
tiyatro sahnesindeymiş gibi görüntülüyordu. Daha sonra sinema dilinin temel
öğeleri olacak değişik çekim ölçeklerini ve kamera açılarını kullanan ve
bunları öykünün gelişimine göre değişik biçim ve ritimlerde kurgulayan ilk sinemacı
ABD'li Edwin S. Porter (*) oldu. Özellikle The Great Train Robbery (1903; Büyük
Tren Soygunu) filminde Porter, hareketli ve gerilimli sahnelerde yakın ve kısa
çekimler kullanarak, kamerayı hareket ettirerek ve arkadaki bir perdeye
yansıtılmış görüntülerle öndeki bir mizansenin birleştirilmesine dayanan arka
gösterim tekniğini uygulayarak, gerçekçi sinemanın temellerini attı.
Daha ilk
gösterimlerden başlayarak kitlelerin ilgisini çeken ve yaygın bir eğlence
aracına dönüşen sinema, 20. yüzyılın ilk 10 yılında başlı başına bir sanayi ve
ticaret dalı haline geldi. Önceleri dünya pazarına Fransız sinemacıları
egemendi ve Charles Pathe (*) ilk uluslararası sinema imparatorluğunu kurmuştu.
ABD'de ise nickelodeon adı verilen sinema salonlarının hızla yayılması, başlıca
Doğu kentlerinde art arda film yapım şirketlerinin kurulmasına yol açtı.
Yapımcı şirketlerin 1908'de kurdukları Motion Picture Patents Company'nin (*)
yürüttüğü mücadele karşısında bazı sinemacılar Batı'ya giderek orada etkinlik
göstermeye başladılar ve böylece Hollywood'un temellerini attılar.
Sessiz Sinema: 1910-27
Sinema
alanında başlayan amansız rekabet yapımcıları kitlelerin ilgisini çekecek yeni
filmler yapmaya itti. On dakika süren tek makaralık (bak. makara) filmlerin
yanı sıra birkaç makaralık uzun filmler de yapılmaya başladı. ABD'de orta
sınıfa yakın öyküler ve romanlar art arda perdeye aktarıldı ve adları
çevresinde efsaneler oluşturulan sinema yıldızları ortaya çıkmaya başladı.
I. Dünya
Savaşı öncesinde Avrupa'da Fransız ve İtalyan sinemaları önde geliyordu. Fransız
Ferdinand Zecca, daha sonra ABD'de sessiz sinema komedyenlerini derinden
etkileyecek komedi türünü (course comique) geliştirdi. Louis Feuillade (*) Fantômas
(1913-14), Les vampires (1915; Vampirler) ve Judex'le (1916) hem cinayet ve
korku sinemasını geliştirdi, hem de seriyal film uygulamasını başlattı. Bir
yandan da gene Fransa'da, sahne oyunlarının karmaşık sinema uyarlamaları olan sanat
filmi (film d'art) uygulamaları görüldü.
İtalyan sineması ise 1908 ve 1913'te
iki kez çevrilen Gli ultimi giorni di Pompei (Pompei'nin Son Günleri), Quo
Vadis? (1912) ve Cabiria (1914) gibi, çok sayıda figüranın ve dev dekorların
kullanıldığı, uzunluğu 6-12 makara arasında değişen destansı tarihsel filmlerle
dikkati çekti. Bu İtalyan üstün yapımları ABD'li D.W. Griffith'i (*) derinden
etkileyecekti.
Sinemayı
ilginç bir eğlence düzeyinden başlı başına bir anlatım aracı konumuna yükselten
en önemli sinemacı Griffith oldu. Söze ve yazıya başvurmadan yalnızca sinemanın
anlatım olanaklarıyla izleyiciyi etkileyen, duygu ve düşünceleri en çarpıcı
biçimde perdeye yansıtan Griffith, günümüzde artık klasikleşmiş olan sinema
tekniklerini uyguladığı gibi, film yapım sürecinin de temel aşamalarını
yerleştirdi ve bütün bu aşamaları uyumlu biçimde yürüten yönetmenin önemini
ortaya koydu.
I. Dünya
Savaşı sonrasının yorgun ve yıkık Avrupa'sında sinema alanındaki en önemli
gelişmelerden biri, savaştan yenik çıkmış olan Almanya'dan geldi. Savaştan sonra
özel denetime verilmiş olan UFA adlı şirket öncülüğünde Alman sineması Weimar
Cumhuriyeti döneminde (1919-33) altın çağını yaşadı. UFA'nın ilk yapımları Emst
Lubitsch'in(*) Madame Du Barry (1919) ve Anna Boleyn'i (1920) gibi gösterişli,
kostümlü tarihsel filmlerdi. Ama Almanya sinema sanatına en büyük katkıyı,
Robert Wiene'nin (*), Das Kabinett des Dr. Caligari (1919; Doktor Caligari'nin
Muayenehanesi) filmiyle başlayan dışavurumcu sinemayla yaptı. Bu filmde
mizansenler kahramanların iç dünyalarını yansıtacak gibi düzenlenmiş, mimari,
dekor, ışık vb öğeler filmin temalarını ve duygu tonlarını yansıtacak biçimde,
adeta plastik bir malzeme gibi yoğurulmuştu.
1920'lerde
gelişiminin doruğuna varan Alman Dışavurumculuğu, dünya sinema sahnesine Fritz
Lang (*) ve F. W. Mumau (*) gibi iki usta çıkardı. 1925'te iflasın eşiğine gelen
UFA, büyük Amerikan film şirketlerinin yardımıyla kurtarıldı ve bu yardım
karşılığında Alman yönetmenler ve teknik elemanlar ABD'ye giderek orada
çalıştı. Daha sonra Hitler'in iktidara gelmesiyle de çok sayıda Alman sinemacı
ABD 'ye yerleşerek Hollywood sinemasının estetik temellerini atacaktı.
1920'lerin
ikinci yarısında Alman sineması, savaşın yarattığı toplumsal çöküntünün de
etkisiyle, dışavurumcu psikolojik temalardan, yaşamı olduğu gibi aktaran
gerçekçi filmlere yöneldi. Yeni Nesnelcilik (Neue Sachlichkeit) adı verilen bu
yönelimin en önemli temsilcisi G.W. Pabst (*) oldu.
Savaş
sonrasında sinema alanındaki en önemli gelişmelerden biri de SSCB'de ortaya
çıktı. Ajitasyon ve propaganda için sinemaya özel bir önem veren Sovyet hükümeti,
dünyanın ilk sinema okulu olan Devlet Sinema Enstitüsü'nü (VGIK) kurdu ve
ajitasyon ve sinema sözcüklerinden oluşturulan agitki sözcüğüyle tanımlanan filmlerin yapımına hız verdi.
Olanaklar son derece kıt olduğundan agitki'ler, çarlık döneminde çekilmiş eski
filmlerin, yeni yönetimin propagandasını yapacak biçimde yeniden kurgulanmasıyla
hazırlanıyordu. Bu zorunluluk SSCB'de kurgu üzerine geniş çalışmalar
yapılmasına ve kuramlar geliştirilmesine yol açtı. Lev Vladimiroviç Kuleşov (*),
boş kamerayla deneyler yaptı ve yalnızca görüntülerin değişik biçimde
sıralanmasıyla çok değişik duygu ve izlenimler yaratılabileceğini ortaya koydu.
Kuleşov'un,
sinemaya önemli estetik katkılarda bulunacak iki izleyicisi ise Sergey (*)
ve Vsevolod İllarionoviç Pudovkin(*) oldu. Griffith gibi yaşamı boyunca az
sayıda film çekebilen Ayzenştayn, algılama psikolojisi ile Marksist diyalektiği
birleştiren bir kurgu kuramı geliştirdi ve uyguladı. Pudovkin ise Ayzenştayn
gibi diyalektik çatışmaya değil anlamsal bağlantıya dayanan bir kurgu anlayışını
savunuyordu. Dönemin bir başka önemli sinemacısı, görüntülerinin resimsel
kusursuzluğu, şiirselliği ve doğallığıyla dikkati çeken Aleksandr Dovjenko’ydu(*).
Dziga Vertov (*) ise kurmaca sinemaya karşı çıkarak belgesel görüntülerin
düzenlenmesine dayanan sinema-göz (kino-glaz) kuramını ortaya attı ve bu görüşü
doğrultusunda, Kino- Pravda (Sinema-Gerçek) adı verilen ve gerçeği olduğu gibi
saptayan bir dizi film çekti.
ABD'de savaş
sonrasında film yapımı, dağıtımı ve gösterimi en önemli sanayi dallarından biri
olmuş ve çok geniş bir kitlenin ilgisini çeker hale gelmişti. Sinemanın belli
başlı türleri de bu dönemde oluştu. Bunlar arasında en çok ilgi göreni
komediydi. Mack Sennett'in (*) Keystone Stüdyosu'nda üretilen ve Keystone
komedileri olarak tarunan bu filmler Charlie Chaplin (*), Harry Langdon, Fatty
Arbuckle(*), Mabel Normand ve Harold Lloyd(*) gibi yeteneklerin ortaya
çıkmasını sağladı. Örneğin Chaplin ünlü Şarlo tipini bu tür komedilerde yaratmıştı.
1920'lerin
başlarında haftada 40 milyon ABD'li sinemaya gidiyordu. Sinemanın yaygın etkisi
ve o yıllarda Hollywood'da Materyalizm, Sinizm ve cinsel serbestlik
yönelimleriyle kendini gösteren Caz Çağı, filmlerin denetim altına alınması
yönünde tepkilere neden oldu. Hükümetin müdahalesini önlemek için yapımcılar, (başında
bulunan kişinin adıyla) Hays Bürosu olarak anılan Amerikan Sinema Yapımcıları
ve Dağıtımcıları (bak. Amerikan Sinema Birliği) adlı örgütü kurdular. Bu büro
filmlerde yapılmaması ya da dikkat edilmesi gerekli noktaları belirledi.
Sonunda suçluların cezalandırılması koşuluyla genel değerlere aykırı davranışların
filmlerde gösterilebileceğine karar verdi. Bu olanaktan en çok yararlanan
yönetmen ise, tarihsel ve çağdaş konulu filmlerinde cinselliğe ve şiddete
oldukça yer veren ve gösterişli anlatımıyla dikkati çeken Cecil B. de Mille (*)
oldu. Alman göçmeni Ernst Lubitsch ise cinsel dokundurmalı komedileriyle öne
çıktı. O dönemin Hollywood'unun en aykırı yönetmeni ise Avusturya'dan gelmiş
olan Erich von Stroheim’dı (*). Filmlerinde yerleşik ahlak kurallarını karşısına
alarak bu sınırların dışına taşan Stroheim, yapıtlarının geniş izleyici kitlesi
tarafından beğenilmesine karşın, hem aykırı tutumu, hem de set ve kostümler
için çok para harcaması yüzünden yapımcıların tepkisini çekiyordu.
Sessiz
sinemanın son yıllarında ise ABD sinemasında gittikçe artan tekelleşme ve Büyük
Bunalım'ın ilk izlerinin belirmesi yapımcı şirketlerin riskten kaçınmalarına
yol açtı ve bunun sonucunda Griffith, Sennett, Chaplin, Keaton ve Stroheim gibi
yenilikçi sinemacıların stüdyolarla çalışma olanağı iyice azaldı.
ll. Dünya Savaşı
öncesinde sesli sinema.
Sesle
görüntüyü birleştirmek sinemanın icadından beri düşünülen bir şeydi. 1919'da
Lee De Forest (*), sesi optik olarak film üzerine kaydeden bir aygıt geliştirdi
ve fonofilm adıyla patentini aldığı bu aygıtla 1923-27 arasında, özel olarak
hazırlanmış salonlarda bir dizi sesli film gösterisi yaptı. Ama büyük yapım
şirketleri pahalı olduğu gerekçesiyle bu yeniliğe ilgi göstermediler. O dönemde
küçük bir yapım şirketi olan Warner Bros, 1925'te Westem Electric'in
geliştirdiği bir ses kayıt sistemiyle ilgilendi. Şirketin amacı filmleri
müzikli olarak götserime çıkarmaktı. Alan Crosland'ın yönettiği ve John
Barrymore'un oynadığı Don Juan ilk kez 6 Ağustos 1926'da müzikli olarak gösterildi.
Bunu, orkestra müziğinin yanı sıra, popüler şarkıların ve konuşmaların da yer
aldığı ve gene Crosland'ın yönettiği, sinemanın ilk sesli filmi The Jazz Singer
(1927; Caz Şarkıcısı) izledi.
"Konuşan
filmler”in izleyici sayısını önemli ölçüde artırması üzerine, 1927-29 arasında
15 ay içinde Amerikan sinema sanayisi sesli sinemaya geçti. Ama sesli sinema
bir dizi teknik ve estetik sorunu da birlikte getirdi. Mikrofonların ağır ve
hareket olanaklarının sınırlı oluşu, çekim sırasında motor sesinin de kaydedilmesini
önlemek için kameraların büyük kabinlere konması zorunluluğu filmlerdeki
hareket olanağını kısıtlıyordu. Öykünün ve duyguların diyaloglarla daha kolay aktarılması
filmlerin gittikçe durağan ve çok konuşmalı yapımlar halini almasına yol açtı.
Yönetmenler de çekim sırasında oyunculara ve teknik ekibe talimat verme
olanağını yitirdiler. Öte yandan ya diyalogları ezberleyemediklerinden, ya
yabancı aksanları çok belli olduğundan ya da sesleri perdedeki görüntülerine
uymadığından bir- çok yıldız sesli sinema döneminde ününü yitirdi.
Buna
karşılık, oyuncu yönetiminde ustalaşmış yönetmenlerle tiyatro deneyimi ve
yeteneği olan oyuncular öne çıktı. Filmlerin çekimden sonra seslendirilmesine
dayanan dublaj uygulaması da sesli sinemanın getirdiği teknik kısıtlamaları
büyük ölçüde ortadan kaldırdı. King Vidor'ın (*) dublajı ilk kez uyguladığı
Hallelujah! (1929) filminden sonra bu uygulama yaygınlaştı. 1933'e gelindiğinde
sesli çekimin birçok sorunu çözülmüştü.
Sesli
sinemayla birlikte yeni türler de ortaya çıktı. Sesin sağladığı gerçeklik duygusu,
katı toplumsal gerçeklere değinen filmlerin yolunu açtı. Bunların başında, kent
argosunun ve çatışma sahnelerinin gerçeğe uygun biçimde kullanıldığı gangster
filmleri geliyordu. Ünlü kişilerin yaşamlarına dayanan biyografik filmler de
yeni bir tür olarak ortaya çıktı. Sessiz sinemanın hare
keti temel
alan komedisinin yerini, Marx kardeşlerin (*), W.C. Fields'ın (*) ve Frank
Capra'nın (*) söze dayanan komedileri almaya başladı. Sesle birlikte gözde olan
bir başka tür de müzikaldi. Walt Disney(*) The Skeleton Dance'la (1929; İskelet
Dansı) canlandırma müzikalleri türünü başlattı. Sesin gelmesiyle inandırıcılık
kazanan çizgi filmlerin üretimi de bu dönemde artmaya başladı. Üstelik çizgi
filmlerde iki ya da üç renk kullanılabiliyordu.
Renkli film
sesli sinemayla birlikte başladı. Ama sinemanın ilk yıllarında elle ya da
şablonla boyama yöntemiyle bazı renkli filmler yapılmıştı. Technicolor
Corporation tarafından geliştirilen Technicolor (*) fotografik renklendirme
yöntemi ilk kez 1922'de uygulanmıştı. Ama üç temel renk kullanımına olanak
sağlayan yöntem 1929-32 arasında geliştirildi ve uygulamaya kondu. Bu yöntem,
Disney'in kısa canlandırma filmi The Three Little Pigs (1933; Üç Küçük Domuz)
ve kısa canlı film La Cucaracha' dan (1934) sonra giderek yaygınlaşmaya
başladı.
Sesli
sinemayla birlikte izleyici sayısındaki artış, ABD'de büyük şirketlerin
egemenliğini ve bu şirketlerin kitlesel olarak film çektikleri stüdyo sistemini
güçlendirdi. 1930-45 arasında 7.500 film stüdyo sistemi içinde çekilirken,
şirketler de belli tarzlarda uzmanlaştılar. Bebek doğumundan tutkulu öpüşmelere
kadar birçok olay ve konunun filmlerde gösterilmesini yasaklayan ve kendi
mührünü taşımayan filmlerin dağıtımını yasaklayan Yapım Yönetmeliği'nin çıkarılmasından
(1934) sonra stüdyo sistemi daha da güçlendi ve bu sistem dışında yenilikçi
yapımlar gerçekleştirmek neredeyse olanaksızlaştı.
Gene de
stüdyo sistemi içinde Capra, Josef von Stemberg (*) , John Ford(*), Howard
Hawks(*), Alfred Hitchcock (*) , William Wyler (*), George Cukor(*) gibi
yönetmenler kendi özgün tarzlarını geliştirip uygulayabildiler. Sistemin
içinden çıkan en olağanüstü sinemacı ise, daha sonra sistemle çatışmaya girip
çalışma olanaklarını yitirecek olan Orson Welles'ti(*). Welles, filmlerinde
yeni görüntü ve çekim biçimleri uyguladığı gibi, sinemanın anlatım öğelerini
değişik düzlemlerde bir arada ve uyum içinde kullandı.
Sesli
sinema döneminde uluslararası alanda en parlak gelişmeyi Fransız sineması
gösterdi. Pathe Freres ve Gaumont Pictures gibi büyük şirketlerin güçlerinin
azalması ve genellikle tek bir film için kurulan küçük şirketlerin bunların
olanaklarını kiralayarak film yapmaları, Fransız sinemasında yenilikçi ve
yaratıcı yapıtların ortaya çıkmasını sağladı. Fransız sinemasının 1930'lardaki
“Altın çağ"ının simge haline gelmiş üç yönetmeni, sesi ve görüntüyü
akışkan ve rahat bir anlatımla kullanan Rene Clair(*), toplumsal sisteme kökten
karşı çıkan şiirsel iki filmiyle. sinema tarihine geçen Jean Vigo(*) ve
Izlenimcilikten köklü toplumsal eleştiriye kadar değişik tutumları son derece
ince işlenmiş bir anlatımla perdeye yansıtan Jean Renoir'dı(*).
Almanya'da
sessiz sinema döneminin başarılı yönetmenleri 1930'ların başlarında sesi ustaca
kullandıkları filmler çektiler. Ama Hitler'in iktidara gelmesi bu yönetmenlerin
çalışma olanaklarını yok etti. Alman sineması Leni Riefenstahl'ın(*) çalışmaları
gibi propaganda filmleri üretmeye başladı. Aynı biçimde SSCB'de de sessiz
dönemin önemli sinemacılarının çalışmaları bürokrasinin engellemeleriyle
karşılaşırken, Toplumcu Gerçekçilik adına ulusal kahramanların yaşamlarını
anlatan ajitatif filmler desteklendi.
Japonya ise
sesli sinemaya oldukça geç geçti. Bunun önemli bir nedeni benşi uygulamasıydı. Benşi, sessiz film gösterilirken, filmde olanları
Kabuki tiyatrosu üslubunda izleyiciye aktaran bir yorumcuydu ve bu uygulama
izleyiciler tarafından çok tutulmuştu. Gene de sesli filmlerle birlikte Japon
sinema sanayisi tekelleşmeye ve kitlesel film üretmeye başladı. Buna karşılık
Yasuciro Ozu(*) ve Kenci Mizoguçi(*) gibi yönetmenler toplumsal eleştiri
taşıyan ilk filmlerini de bu dönemde çektiler. Hükümet ise, savaş boyunca da
yürürlükte kalacak katı bir sansür uygulamaya başladı.
Sesle
birlikte Hindistan'da da bir film patlaması yaşandı. Yılda, çoğu mitolojik ve
tarihsel konulan ele alan, sözlü, danslı ve şarkılı ortalama 230 film gösterime
Çıkıyordu.
Savaş yılları ve II.
Dünya Savaşı sonrası eğilimleri
Savaş yıllarında
ABD'li sinemacılar savaşın değişik cephelerini tanıtan filmler yaptılar. Savaştan
sonra ise stüdyo sistemi gerilemeye başladı. Bunun başlıca
nedenlerinden
biri antitröst yasalarının stüdyoların dayandığı yapım ve dağıtım tekellerini
zayıflatmasıydı. Bazı stüdyolar finansman güçlükleri yüzünden gösterişli
müzikaller ve tarihsel filmler yerine küçük bütçeli filmlere yöneldiler.
Böylece toplumsal bilinç sineması olarak adlandırılan ve savaş sonrasının düş
kırıklıklarına, ırkçılığa, alkolizme, gerçek polisiye olaylara değinen filmler
çekildi. Ama 1947'de Amerika'ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesinin "komünist
etkiler"i araştırmaya başlamasıyla birlikte karalama ve temizlik
kampanyaları Hollywood'u da içine aldı. Uzlaşmayı reddeden sinemacılar çalışma
olanağından yoksun kalırken, yenilikçi düşüncelerden ve tartışmalı konulardan
uzak kalmaya özen gösteren tutucu filmler çekildi.
Sinemanın inişe geçmesine
neden olan bir başka önemli neden de televizyonun yaygınlaşmasıydı. Hollywood
sinemaskop( *), Vista Vision gibi geniş ekran uygulamalarıyla, üç boyutlu
filmlerle ve üstün yapımlarla televizyonun rekabetine dayanmaya çalıştı. Öte
yandan televizyon filmlerinin etkisiyle küçük bütçeli, siyah-beyaz gerçekçi
filmlere bir dönüş yaşandı. 1960'larda ise stüdyoların çöküşü ve Yapım
Yönetmeliği'nin geçerliliğini yitirmesiyle birlikte küçük, bağımsız şirketlerin
etkinliği arttı.
Uluslararası
alanda, savaşın hemen ardından İtalyan sineması Yeni Gerçekçilik(*) akımıyla
dikkatleri üstüne çekti. Bu akımın yaratıcısı sinemacılar, Mussolini'nin
kurduğu Deneysel Sinema Merkezi'nde öğrenim görmüş, ama dönemin "beyaz
telefon filmleri" olarak adlandırılan yapay salon filmlerine ilgi
göstermeyip toplumsal temalara yönelmişlerdi. Luchino Visconti'nin(*) 1942'de
çektiği Ossessione (Tutku), gerçek yaşama ilişkin bir öyküyü gerçek mekanlarda
yansıtışıyla yeni akımın öncüsü oldu ve sansürün hışmına uğradı. Savaşın sona
ermesiyle birlikte İtalyan sinemacılar, kıt olanakların da zorlamasıyla,
dönemin toplumsal gerçeklerini gerçek mekanlarda ve profesyonel olmayan
oyuncularla perdeye getirdiler. Yeni Gerçekçiliğin en önemli temsilcileri
Vittorio de Sica'yla(*) Roberto Rossellini'ydi(*). Önceleri bu akımın içinde
yer alan Visconti, kendine özgü Barok nitelikli bir sinemaya yöneldi. Gene ilk
filmlerinde Yeni Gerçekçilik akımının izleri görülen Federico Fellini(*) ve
Michelangelo Antonioni(*) daha sonra, sinemaya modern katkılarda bulunan başlı
başına birer okul haline geldiler. 1960'larda ve 1970'lerde ilk filmlerini
yapan savaş sonrasının ikinci kuşağından Ermanno Olmi (*), Pier Paolo
Pasolini (*), Bemardo Bertolucci (*), Francesco Rosi (*), Marco Bellochio (*),
Marco Ferreri, Paolo ve Vittorio Taviani (*), Lina Wertmüller (*) gibi
yönetmenler, çağdaş toplumu ve tarihi çeşitli açılardan sorgulayan filmlerinde
özgün üslupları geliştirdiler.
Fransa'da
ise yenileşme dönemi Yeni Dalga (*) hareketiyle başladı. Akımın temsilcileri,
Alexandre Astruc'ün 1948'de ortaya attığı, sinemacının ışıkla yazan bir yazar
olması gerektiğini savunan kamera-kalem (camera-sıylo) kuramıyla Andre
Bazin'in(*) Cahiers du Cinema dergisinde savunduğu, kurgudan çok görüntünün iç
düzenlenişine, yani mizansene önem veren görüşlerini birleştirerek yaratıcı
sinemacılar kuramını (*) geliştirdiler. Klasik Fransız ve Hollywood anlatım
kalıplarına karşı çıkan bu sinemacılar, filmlerin de aynı romanlar gibi yaratıcılarının
kesin damgasını taşıması gerektiğini savundular. Akımın önemli temsilcileri
François Truffaut (*), Alain Resnais (*), Jean-Luc Godard (*), Claude Chabrol (*),
Louis Malle (*), Eric Rohmer (*), Agnes Varda (*) ve Jacques Rivette (*) giderek
kendi özgün çizgilerinde ilerlediler. 1970'lerin sonlarına değin Fransız
sinemasının gelişiminin belirlediği gibi, "Yeni Dalga" terimi ülke
sinemalarındaki yenilikçi karşı çıkışları tanımlar oldu. Bu hareket ayrıca
sinemanın bir sanat dalı olarak kuramsal düzeyde tartışılmasına da büyük
katkıda bulundu.
İngiltere'de
ise etkili gerçekçiliğiyle dikkati çeken savaş dönemi belgesellerinin ardından
kültürel açıdan tutucu bir çizgi sinemaya egemen oldu. Buna tepki olarak genç sinemacılar
1950'lerin başında, Lindsay Anderson(*), Karel Reisz ve Tony Richardson'ın(*)
öncülüğünde Özgür Sinema (*) hareketini geliştirdiler. Günlük yaşamı olanca
gerçekliğiyle saptayan belgesellerle başlayan bu akım, gündelik yaşama önem
veren ve bu çerçevede çalışan insanların, sorunlarını ele alan konulu filmlerle
devam etti, İngiltere'deki film stüdyolarının gelişkin düzeyi 1960'larda birçok
yabancı yönetmenin bu ülkede film çekmesine yol açtı, 1970'lerin bol özel
efektli filmlerinin bir bölümü de İngiltere'de çekildi, 1980'lerde ise özerk televizyon
kanalı Channel Four'un bağımsız yönetmenlere film yaptırması sonucunda küçük
bütçeli, ama son derece ilginç filmler üretildi, Bu gelişmeyi bazıları İngiliz Rönesans’ı
olarak adlandırdı.
AFC'de ise
yenilikçi hareket 1962'de, 26 genç sinemacının Oberhausen Film Şenliği'nde bir
bildiri açıklamalarıyla ortaya çıkan Genç Alman Sineması'yla(*) başladı.
Alexander Kluge, Volker Schlöndorff(*), Werner Herzog(*), Wim Wenders(*) ve
tiyatrodan gelen Rainer Werner Fassbinder(*) gibi yönetmenler, klasik biçimleri
reddeden filmler yaptılar ve kendilerine özgü ayrı yollarda ilerlediler,
Savaşın
hemen ardından yeniden kitlesel film üretimine başlayan Japon sineması
1950'lerde uluslararası alanda ilgi gören ve önemli ödüller kazanan filmleriyle
en parlak dönemini yaşadı. Evrensel anlatım biçimleriyle Japon kültürünü
birleştiren Akira Kurosava'yla(*) biçim ve içerik bakımından daha
"Japon" olan Mizoguçi ve Ozu en önemli yapıtlarını bu dönemde
verdiler. Bu yönetmenleri, ikinci kuşak sayılan Masaki Kabayaşi, Kon İçikava(*)
ve Kaneto Şindo'nun başını çektiği grup, onları da Hiroşi Teşigara, Yasuzo
Masumura, Şohei Imamura, Masahiro Şinoda ve Nagisa Oşima' nın(*) içinde yer
aldığı üçüncü kuşak izledi. Ama 1980'lerde televizyonun ve ABD yapımlarının
rekabeti karşısında bir bunalım yaşayan Japon sinemasında şiddet filmlerinin
sayısı giderek artmaya başladı; yaratıcı yönetmenler ülkelerinde çalışma
olanağını bulamadılar.
Hindistan'da
ise uluslararası bir dille ülkesine özgü temaları ve anlatım biçimlerini
birleştiren Satyacit Ray(*) yenilikçi çıkışın öncüsü ve simgesi oldu. Onu
1960'lann sonlarından itibaren Mrinal Sen ve Mani Kaul gibi yönetmenler izledi.
1970'lerin
başına değin sinema sanayisinden yoksun olan Avustralya'da 1975'te uygulanmaya
başlayan geliştirme programının ardından bir nitelikli film patlaması yaşandı.
Uluslararası düzeyde filmler çeken Peter Weir, Bruce Beresford, Fred Schepisi
ve George Miller gibi yönetmenler 1980'lerde ABD'de çalışmaya başlayarak, bu
ülke sinemasına taze kan getirdiler.
II. Dünya Savaşı'ndan
sonra en büyük durgunluğu SSCB sineması yaşadı. Uygulanan katı sansür Stalin'in
ölümünden sonra da etkisini sürdürdü. 1960'larda ise Devlet Sinema
Enstitüsü'nden, çoğu Rus olmayan birçok yetenekli sinemacı mezun oldu. Bunların
en ilgi çekenleri Ermeni asıllı Gürcü Sergey Paradjanov ile Rus Andrey
Tarkovski'ydi(*). Ama onların da çalışmaları bürokrasinin baskısıyla
karşılaştı. 1980'lerin ortalarında ise glasnost'un(*) etkisiyle, yıllarca
yasaklanmış filmler gösterime çıktı. Bu umulmadık özgürleşmeyi Stalin dönemini
eleştirel açıdan ele alan filmler, bunları da günümüz Sovyet toplumunun değer
karmaşasını ve kuşkularını yansıtan çağdaş yapımlar izledi.
Arnavutluk
ve ADC dışındaki Doğu Avrupa ülkelerinde, toplumsal muhalefetin ve liberalleşmenin
yükselişine bağlı olarak sinema alanında da yaratıcı çabalar görüldü. Bu
ülkelerin başında II. Dünya Savaşı'ndan sonra ülke içinde komünist yönetimden
bağımsız konumunu korumaya çalışan ve uluslararası sinemaya önemli katkılarda
bulunan Polonya sineması geliyordu, “Polonya
Okulu” adı verilen bu akımın üyeleri Jerzy Kawalerowicz(*), Andrzej
Munk(*), Andrzej Wajda(*) ile onları izleyen Roman Polanski(*), Jerzy
Skolimowski(*), Krzysztof Zanussi(*) ve daha yeni kuşaktan Krysztof Kieslowski,
Agnieszka Holland ve Feliks Falk,
toplumsal sorunları gelişkin bir anlatımla perdeye yansıtırken, "toplumsal huzursuzluk"
sinemasının da yaratıcısı oldular .
Çekoslovakya'da,
Polonya Okulu'nun etkisiyle 1962-68 arasında Çek Yeni Dalgası adı verilen bir
canlanma yaşandı. Vera Chytilova, Janos Kadar(*), Milos Forman(*), Jiri Menzel,
Jan Nemec gibi genç sinemacıların başını çektiği bu hareket 1968 Sovyet
işgaliyle birlikte sona erdi.
Bağımsız
çizgisini belli ölçülerde koruyabilen ve 1955'ten sonra uluslararası alanda
geniş ilgi gören filmler üreten bir sinema da Macar sinemasıydı. Zoltan
Fabri(*), Miklos Jancso(*), Istvan Szabo(*), Istvan Gaal, Peter Bacso, Pal
Gabor ve Marta Meszaros(*) gibi yönetmenler ülkenin geçmişini ve bugününü
sorgulayan, görsel bakımdan gelişkin filmler çektiler.
Yugoslavya'da
Dusan Makavejev(*) 1960'lann sonu ve 1970'lerin başlarında yaptığı filmlerinde
döneme göre çok radikal bir tutum aldı. 1970'lerin ortalarından sonra ise,
Prag'daki sinema okulundan mezun olan Emir Kusturica, Goran Markovic ve Srdjan
Karanovic gibi genç sinernacılar Yugoslav sinemasında yeni bir canlanma yarattılar.
ADC'de 1960'ların ilk yansında çekilmiş ve yasaklanmış olan bir dizi ilginç,
film ancak 1990'da izleyici karşısına çıkabildi.
1960'lann
en önemli gelişmesi, Üçüncü Dünya ülkeleri sinemalarının yükselişiydi. Özellikle
Güney Amerika ve Afrika ülkelerinde sinemacılar, sömürgeciliğe ve emperyalizme
karşı radikal bir tutum geliştirdiler. ABD sinemasının kalıplarına karşı
çıkarken, alışılmış üretim sisteminden ayrı, bağımsız olarak
gerçekleştirdikleri filmlerinde ülkelerinin anlatı geleneğinden de yararlanan,
ulusal bilince seslenen, öfkeli ve şiirsel filmler çektiler. Üçüncü Dünya
ülkelerindeki en güçlü akım olan Güney Amerika'daki Yeni Sinema(*) hareketi
1970'lerin sonlarına doğru askeri cuntaların baskısı karşısında gücünü yitirdi.
1980'lerde ise eskinin radikal yönetmenleri muhalif konumlarını korumakla
birlikte, uluslararası anlatım biçimlerine daha yakın, olgun yapıtlar verdiler.
İspanyol
Luis Bunuel(*) ise 1950'lerde Meksika'da, 1960'ların ortasından sonra Fransa'da
çektiği filmlerle burjuva Hıristiyan kültürüne ve Batı uygarlığına en
iğneleyici eleştirileri yönelterek benzersiz çizgisini korudu. Kendine özgü bir
çizgi sürdüren bir başka yaratıcı yönetmen de, çağdaş insanın ruhunun
derinliklerinde dolaşan İsveçli Ingmar Bergman(*) oldu.
ABD Sinemasında Yeni
Eğilimler
1960'larda
yaşanan toplumsal değişim ve çatışmalar ABD sinemasını da etkiledi. Arthur
Penn(*), Stanley Kubrick(*), Sam Peckinpah(*), Robert Altman(*), Dennis Hopper
gibi sinemacılar filmlerinde cinsellik, şiddet, militarizm ve Amerikalılık gibi
kavramları yerleşik sınırların dışında ele aldılar. Öte yandan kalıplaşmış
Hollywood anlatımının dışında teknikler ve üsluplar kullandılar. 1960'ların
karşı-kültür hareketlerinin izlerini taşıyan bu filmlerin yerini 1970'lerde,
sinema okullarından mezun olmuş Francis Ford Coppola(*), Paul Schrader, Martin
Scorsese(*), George Lucas(*) ve Steven Spielberg'in(*) gösterişli çalışmaları
aldı. Bu filmlerin bir bölümü, toplumsal sorunlar karşısında ailenin konumunu
vurgular ve yeni bir ahlak anlayışı ararken, bir bölümü de klasik serüven,
gerilim ve bilimkurgu öykülerini son derece gelişmiş görsel efektlerle perdeye
getirdi. Bu ikinciler izleyiciyi, özellikle de yaş ortalaması küçük bir kitleyi
yeniden sinema salonlarına çekerek sinema tarihinin en yüksek gişe gelirlerini
sağladı.
1980'lerde
videonun yaygınlaşmasıyla birlikte "elektronik sinema" önem kazandı.
Video pazarının yarattığı talep nedeniyle büyük şirketler kadar bağımsız küçük
şirketler de film yapma olanağı buldu. Bunun bir yan etkisi olarak bağımsız
yenilikçi sinema canlandı ve Joel ve Ethan Coen, Jim Jarmusch, David Lynch,
Spike Lee gibi genç yönetmenler sıra dışı, yenilikçi tasarılarını
gerçekleştirme olanağını buldular.
Metin: Ana
Britannica, cilt 19, s: 403- 408, 1990
Melies'in Aya Seyahat filmi için link: https://www.youtube.com/watch?v=_FrdVdKlxUk
Porter'ın Büyük Tren Soygunu için link: https://www.youtube.com/watch?v=8oTdPklBE0Y
D.W. Griffith'in Hoşgörüsüzlük filmi için link. Türkçe alt yazılı: https://www.youtube.com/watch?v=ub0h5tOAZvY
Pathe'nin Hindenburg haber filmi için link (1937) https://www.youtube.com/watch?v=CgWHbpMVQ1U
Vertov'un Sovyet Propaganda filmi için link. Animasyon. https://www.youtube.com/watch?v=LDozr1KPUyY
Disney'in İskelet Dansı için link: https://www.youtube.com/watch?v=vOGhAV-84iI
Görsellleri, linkleri ben yerleştirdim DK



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder