ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2016 Perşembe

İzlenimcilik - Empresyonizm



Dilara Kahyaoğlu
2012

Monet'nin akıma ismini veren tablosu. "İzlenim: Gün Doğumu" 1872
19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında etkili olmuş bir sanat akımıdır. Önce Fransa’da ortaya çıkmış;  resim, daha sonrada müzik alanında kendini göstermiştir.

İzlenimciler, kendilerinden önceki akımların konularından ve anlatım biçimlerinden farklılıklarıyla dikkati çeker. Sanat tarihçileri tarafından devrim nitelinde bir gelişme olarak kabul edilmiştir. Önceki sanat akımları yaklaşık iki yüzyıl boyunca belli kuralların etkisi altında ilerlemiş, ortaya konulan ilkeler, akademik çevrelerce de uyulması gereken kurallar haline getirilmiş ve sanat eğitimi bu çerçevede yapılmış olduğu için; izlenimciler, başlangıçta tepkiyle karşılaştılar ama onların da istediği bu 200 yıllık geleneğe karşı çıkmaktı, mücadeleye hazırdılar.

Romantik akıma mensup Eugène Delacroix'nın Halka Yol
Gösteren Özgürlük tablosu, 1830. Bu tablo 1830 Fransız
Devrimi ile ilgilidir. 1789'u simgelemez.
Önceki akımlar olan Romantizm ve Gerçekçi akımda tarihsellik ( konuların tarihi bir olay veya durumla ilgili olması);  duygusallık (izleyenlerde belli duyguların özellikle düş gücünün harekete geçirilmesi); aslına benzerlik (örneğin bir doğa tasvirinde yapılan resmin aslına uygun olarak gerçeği yansıtması) önemliydi.

İzlenimciler bilimsel gelişmenin de çocuklarıdır. Bu dönemde rengin, nesnenin ayrılmaz bir parçası olmadığı, nesneden yansıyan bir ışık olduğu biliniyordu. Bu nedenle ışığın durumuna, hava şartlarına, uzaklık veya yakınlığa, çevredeki başka nesnelerin varlığına göre;  insana yansıyan renkler, tonlar değişiklik gösteriyordu. İşte izlenimciler tam da bu anları resimlerinde göstermeye çalıştılar. Yerleşmiş biçim ve renkleri,  özellikle nesnenin öz rengini kullanmadılar. Bunu yapmak için de tekniklerini değiştirdiler. Örneğin suyun üzerindeki ışık kırılmalarını, yansımalarını; kesik fırça darbeleri ile vermeye çalıştılar. Renkleri palette karıştırmadan ayrı ayrı uyguladılar. Kesik fırça darbeleri ile yapılan bu resimlere uzaktan bakıldığında ressamın izlenimi, tabloya bakan göze de yansıyordu.

Manet, Olympia, 1863. Esin kaynağını eski ustalardan aldı. Bu tablo skandala yol açtı. Eleştirmenler ve halk fahişeliğin hayasızca savunulması olarak gördü. Bu yapıt ilk anda sadece Zola ve Baudelarie tarafından takdir edildi. Bu arada beyaz kadının hizmetçisinin siyah bir kadın olmasına da dikkat ediniz. Oryantalist ressamlar da benzer yaklaşım içindeydi.  







Bu hareketi ilk başlatan ressam Manet’dir. Manet, resmi; konunun egemenliğinden kurtararak, izleyenin bakışını renklere ve farklı bir biçime çevirmiştir. Manet’de perspektif derinliği daha azdır, renk kümeleri ile kompozisyon oluşturmuştur. İzleyen konuya değil tuvaldeki yüzeye,  odaklanır. 


Monet. Argenteuil'de Yelken Yarışları. 1872. Monet; geçici, bir anlık ışık oluşumlarını yakalayabilmek konusunda  çok yetenekliydi.   Işığın her an değişen izlenimlerini, zarif ve çeşitlilik gösteren yansımalarını yakalayıp, tuvale yansıtmıştır.

Monet’nin 1872 tarihli “İzlenim: Gündoğumu” adlı tablosu akıma ismini vermiştir.  Ünlü ve öncü izlenimciler şunlardır: Monet, Pissarro, Renoir, Sisley, Bazille…

Degas, İzlenimci ilkeleri destekledi ama renk ve ışık kullanmak yerine çizgiyi tercih etti. Yine de onun tabloları fotoğraf makinesiyle çekilmiş gibi o anı yansıtır. Resimleri resmi sanat galerilerinden sürekli olarak çevrilen bu grup, ilk ortak sergilerini 1874 yılında “Reddedilenler Salonun”da açtılar. İşte Monet’nin tablosu da ilk kez burada sergilenmişti. 1886 yılına değin yedi sergi düzenlediler. Grup 1886’da dağıldı ama etkisi sürdü. Cezanne, Gauguin, van Gogh, Seurat  vb. bu akımdan etkilenmişlerdir. Alman izlenimcilerin gerek teknik, gerekse konular açısından; dışavurumculuğa yaklaşan dramatik bir tarzları vardı. 

Pissarro, Monmarte Bulvarı, 1897. Bir kış sabahı resmedilmiş. Bu tablo  Metropolitan Müzesi'ndedir.
Pissarro, Monmarte Bulvarı, 1897. Bulutlu bir sabah resmedilmiş. National Gallery of Victoria
Paris bulvarının tablolarını görenler şaşkınlığa uğruyor ve şöyle diyorlardı. "Bulvarda yürüdüğümde ... biçimden yoksun bir lekeye dönüşmek için; bacaklarımı, gözlerimi ve burnumu mu yitiriyorum?"
İzlenimci bir tabloyu değerlendirebilmek için bir kaç adım gerilemek gerektiğini ve bu bilmeceli lekelerin biçim kazanıp canlandıklarını görme mucizesindeki hazzı seyirciye anlatabilmek için epeyi zaman gerekti.

Kaynak: 
Ana Britannica, cilt 12, s: 175
Sanatın Öyküsü, E. H. Gombrich, Remzi Kitabevi, s: 406 - 416
Empresyonizm, Maurice Serullaz, Remzi, Kitabevi, s: 124, 130, 
https://tr.wikipedia.org/wiki/Olympia_(tablo)
https://tr.wikipedia.org/wiki/Halka_Yol_G%C3%B6steren_%C3%96zg%C3%BCrl%C3%BCk
http://www.zeno.org/Kunstwerke/B/Monet,+Claude%3A+Regatta+bei+Argenteuil
https://en.wikipedia.org/wiki/Camille_Pissarro
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zlenim:_G%C3%BCn_Do%C4%9Fumu

Yazar adı belirtilmeden, link verilmeden kullanılamaz, alıntılanamaz.

6 Ocak 2016 Çarşamba

Sinema Sanatı

Sinemanın Temel Özellikleri


Ülkeden ülkeye, yönetmenden yönetmene büyük üslup değişiklikleri göstermesine ve el kamerasıyla çekilen küçük bir belgeselle milyonlarca dolarlık dev bir üstün yapım arasında büyük farklar olmasına karşın, sinemanın bazı temel özelliklerinden söz edilebilir. Bir kez sinemadaki her şey şimdiki zamanda, filmin izlendiği sırada olur ve nesnelerle insanlar somut görünümleriyle perdede belirir. Bu nitelikleriyle sinema, karanlık salonda tüm dikkatini perde üzerinde yoğunlaştırmış olan izleyiciyi kendi içine alan bir gerçekliğe sahiptir. Ama sinema, gerçeklik duygusu yaratmak için aktüel gerçeği değiştirir. Film izleme deneyimleri sonucu izleyicide oluşmuş kod, kural ve alışkanlıklar kullanılarak mekanlara değişik anlamlar yüklenebilir.

Sinemanın dört temel özelliği ışık, hareket, gerçeklik izlenimi ve birleştirmedir. Sinemanın teknik temeli saydam bir filmden ışık geçirilerek perdeye görüntü düşürülmesine dayandığından, ışığın ve gölgelerin kullanılış biçimi ve şiddetiyle perdede değişik etkiler ve anlamlar yaratılabilir. Sinemayı öteki grafik sanatlardan ayıran en temel özellik ise harekettir.  Hareket aracılığıyla zaman içinde bir öykü anlatmak, dönüşümler ve gerilimler yaratmak olanaklıdır . Nesneler ve insanlar görüntüde gerçekteki biçimleriyle belirdiği için, sinema gerçeklik izlenimini en güçlü biçimde veren sanattır. Sesin kullanımı bu gerçeklik izlenimini daha da güçlendirmiştir. Sinemayı öteki görüntü sanatlarından ayıran temel özellik ise değişik zaman ve mekan parçalarını yansıtan görüntülerin bir filmde istenen uzunlukta ve sırayla art arda birleştirilebilmesidir. Bu öğe çok değişik anlamlar yaratma ve öyküleme olanakları sağladığı gibi, filmin mekanın her yerinde ve zaman içinde dolaşmasına da olanak verir.

Sinemanın anlatım öğeleri. Birçok kuramcı ve yazar, sinemanın konuşma ve yazı dili gibi başlı başına bir dil olduğunu öne sürmüştür. Sinema dilinin sözcükleri ise görüntüler ve seslerdir.

http://thesportsdaily.com/so-you-wanna-be-in-pictures-a-day-in-the-life-of-a-movie-set/
Sinema yönetmeni, kameranın nesnelliğini ve dolayısıyla gerçekliği istediği gibi değiştirerek sinemayı bir anlatım aracı olarak kullanabilir. Görüntüye ve kameraya ilişkin, yani sinematografik olan anlatım öğelerinin başında çerçeveleme gelir. Çerçeveleme, her film karesi içine neyin alınıp neyin alınmayacağını belirlemektir. İkinci öğe ise kamera açısı ve çekim ölçeğidir. Yönetmen nesnelerin yerini ve ötekilere göre hangi yakınlıkta ve büyüklükte görüleceğini, kameranın uzaklığını ve açısını ayarlayarak belirleyebilir. Üçüncü öğe olan kamera hareketleri ise yönetmene kamerayı belli yönlerde ve hızlarda hareket ettirerek görüntüyü kesmeden mekan içinde dolaşma ve hareketi izleme olanağı sağlar. Kamerayı hareket ettirmemek de bu bağlamda bir anlam yaratabilir. Yönetmen siyah-beyaz ya da renkli film kullanır ve istediği etkiyi yaratmak için ışık ve renk tonlarıyla oynar. Görüntüye ilişkin bu temel anlatım öğelerine, sinemanın yanılsama yaratma gücünden kaynaklanan film hileleri ile son dönemde gittikçe yaygınlaşan ve elektronik-optik sistem ve düzeneklerle gerçekleştirilen görsel efektleri de eklemek gerekir.

Görüntüye İlişkin olmayan temel anlatım öğesi ise kurgudur(*). Tek bir çekim, kameranın gördüğü çerçeve içindeki mekanı ve şeyleri yansıtır; bunları bir anlam, duygu ve izlenim yaratacak biçimde kullanmak kurgu ile gerçekleştirilebilir. Görüntülerin belli sürelerle ve belli bir düzende art arda gelmesiyle sinema dili oluşur. İzleyici genellikle farkına varmasa da, bir konulu filmde ortalama her 10 saniyede bir görüntü kesilip yeni bir görüntüye geçilir ve bir filmde ortalama 600 kesme bulunur. Kurgu aynı zamanda, farklı yerlerdeki olayları aynı anda yansıtma olanağını sağladığı gibi, aynı mekanda birbirinden bağımsız gelişen olayların da birlikte perdeye yansıtılmasına olanak verir. Ayrıca, yönetmenler kurguyla çarpıcı etkiler yaratabilir, dramatik vurgular yapabilir ve yaratıcılıklarını gösterebilirler. Kararma, bindirme gibi değişik geçme biçimleri de yönetmenlerce benzer amaçlarla kullanılabilir.

Sinema, bir dizi mekan görüntüsünün zaman içinde sıralanması olarak da tanımlanabilir. Sinemanın zaman öğesi gerçek zamandan farklıdır. Sinemada her saniyede izleyici ye 24 (ya da 16) sabit fotoğraf gösterilir. Bu sayı, hareketi gerçek yaşamdaki hızıyla perdeye yansıtır. Ama bu sayının azaltılıp çoğaltılmasıyla, yani kameranın hızlandırılıp yavaşlatılmasıyla da hareket yavaşlatılıp hızlandırılabilir. Yönetmen sinemada bu olanaktan yararlanarak da değişik anlamlar yaratabilir. Şiddet sahnelerinde hareketin yavaşlatılıp destansı bir havaya büründürülmesi ya da komedilerde hareketin hızlandırılıp komikleştirilmesi bunun örnekleridir.

Kameranın hızıyla oynanmadığı sürece tek bir çekim, hareketi gerçek zaman içinde saptar. Ama yeni bir görüntüye geçilmesiyle birlikte gerçek zaman parçalanır ve sinemasal zaman ortaya çıkar. Sinemasal zaman aracılığıyla gerçek zaman içinde dolaşmak, büyük atlamalar gerçekleştirmek, 100 dakikalık bir film içinde binlerce yılda geçen bir öyküyü anlatmak olasıdır. Bunun tersine, 100 dakikalık bir filmde çok daha kısa zaman süresi içinde geçen bir öykü de anlatılabilir. Üstelik aynı olay ve an, çok değişik açılardan tekrarlanarak gösterilebilir.

Her filmin kendi içinde bir temposu ya da ritmi vardır. Bu tempo hareketin hızıyla, kamera hareketleriyle, kesmelerin kısalığı ya da uzunluğuyla, müzik ve ses efektleriyle ve öykünün içeriğiyle sağlanır.

Sinemanın önemli bir anlatım öğesi de sestir. Konuşmanın, ses efektlerinin ve müziğin filme sağladığı gerçeklik duygusunun yanı sıra ses, yönetmenler tarafından, hem görüntüdeki anlamlan güçlendiren dramatik bir öğe, hem de başlı başına bir anlatım aracı olarak kullanılabilir (bak. fon müziği, kurgu). "Kafa sesi" adı verilen dış sesle yönetmen, film kişilerinin aklından geçenleri ya da bilinçaltındaki izlenimleri verebilir. Ses ile görüntü çakışıp birbirini güçlendirdiği gibi, çelişerek alışılmışın dışında anlamlar ve duygular da oluşturabilir.

Sinemanın, daha doğrusu konulu filmlerin temel bir anlatım öğesi oyuncudur. Sinema oyunculuğu üzerine değişik anlayışlar ve tarzlar geliştirilmişse de, sinema oyunculuğunun tiyatro oyunculuğundan temel farkı, sinema oyuncusunun çok değişik uzaklıklardan ve açılardan görüntülenebilmesidir. Bu yüzden sinema oyuncusunun "oynamaması", canlandırdığı karakterin gerçek yaşamdaki halini yansıtması, yani "kendisi olması" istenir (bak. oyunculuk).

Görüntülenecek mekanın düzenlenmesine ilişkin olan sanat yönetimi, sahne düzenlenmesi, set tasarımı, kostüm ve makyaj gibi öğeler ise yapım tasarımı başlığı altında toplanabilir. Bu öğelere, son dönemde gittikçe artan biçimde kullanılan, sabit ya da elektronik olarak hareket ettirilebilen maketleri ve özel efektleri eklemek gerekir. Tüm bu öğeler yönetmene, gerçek yaşamdaki mekan ve görünümleri kendi amacı doğrultusunda değiştirme olanağı sağlar. Yönetmen, somut, "görünen" görüntüler kullanarak gerçek yaşamdan düşlere, düş ürünü mekanlara, hayallere geçebilir. Bu da sinemasal mekan anlayışını ve kavramını ortaya çıkartır.

Sonuçta bütün bu anlatım öğeleri sinemayı gerçek zaman ve mekandan farklı bir zaman ve mekan kavramına sahip, özgün bir anlatım aracı yapar. Aynı öykü, bu anlatım öğeleri değişik biçimlerde kullanılarak sayısız biçimde perdeye aktarılabilir. Sinema tarihindeki farklı kuramlar ve sinema akımları da bu öğelerin farklı biçimlerde kullanılması ve değerlendirilmesi, birinin daha çok vurgulanıp ötekinin daha az önemsenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu öğelerin nasıl kullanılacağına ve nasıl bir sinemasal gerçeklik yaratılacağına karar veren kişi olan yönetmen, bu yüzden filmin son biçimini, yapısını ve niteliğini belirleyen, filme imzasını atan kişidir. Öte yandan her film izleyici tarafından farkında olmadan sinemanın temel anlatım öğeleri aracılığıyla algılanır ve duyumsanır. Bu nedenle de filmler bu anlatım öğeleri açısından yorumlanmalı ve tartışılmalıdır.

Sinema türleri. Sinema, sanat dalı olmanın dışında da çeşitli toplumsal amaçlar için kullanılır. Sürekli üretilen birbirinden çok farklı milyonlarca film başlıca, konulu, belgesel, deneysel ve canlandırma olmak üzere dört bölüme ayrılabilir. Konulu filmler, "sinema" dendiğinde ilk akla gelen ve bir öykü anlatan filmlerdir. Belgesel sinema ise genelde nesnelerin ve olayların gerçek yaşamda oldukları gibi görüntülenmesine dayanır. Deneysel sinema bir anlatım aracı olarak sinemanın teknik ve estetik sınırlarının ötesini araştıran, yeni anlatım biçimleri deneyen filmleri içerir. Çizili desenlerin ya da cansız maketlerin hareketlendirilerek perdeye yansıtıldığı filmler ise canlandırma sineması başlığı altında toplanır. Öte yandan son zamanlarda, elektronik olarak oluşturulan görüntü ve efektlerle yapılan filmler elektronik sinema adıyla tanımlanmaya başlamıştır (bak. belgesel sinema, canlandırma, cinema verite, derleme film, haber filmi, propaganda filmi).

Yüzyılın en kitlesel ve popüler anlatılarından biri olan sinemada konulu filmler, özellikle ABD sinema çevrelerince, konularına göre türlere ayrılır (bak. bilimkurgu, gangster filmi, komedi filmi, korku filmi, müzikal film, polisiye film, tarihsel film, western).

Filmlerin sınıflandırılmasında kullanılan bir başka ölçüt de uzunluktur. İlk filmlerin 10 dakika süren tek makaralık yapımlar olmasına karşılık bugün, özellikle konulu filmler için 80-150 dakika arası bir süre normal uzunluk olarak kabul edilmekte, 60 dakika dolayındakiler orta uzunlukta filmler, bunun altındakiler de kısa filmler olarak nitelendirilmektedir. Kahramanlarının her bölümde yeni bir öyküde yer aldıkları, birbirini izleyen bir dizi biçimindeki filmlere seriyal adı verilir. Sinemanın ilk yıllarında başlayan ve tutulan kahramanların yeni serüvenleriyle izleyici karşısına çıkmasına dayanan bu uygulamaya 1980'lerde yeniden dönülmüştür.

Metin: Ana Britannica, cilt 19, s: 403- 408, 1990